Son zamanlarda büyük çıkış yapan bu ilahiyi birçok dostum farklı videolarla birlikte paylaşmakta. Bu paylaşımların altına yazılan alakasız şekilde dine, dindarlara saldırı içeren yorumları gördükçe öteden beri duyduğum rahatsızlık yeniden depreşti ve birkaç kelam edeyim istedim.
Şöyle ki; sosyal medyanın
yaygınlaşmasıyla birlikte "klavye kahramanlığı" ve her konuyu
birbiriyle çatıştırma eğilimi maalesef bir hastalık halini aldı. Bugün ne
paylaşırsanız paylaşın, altında konudan tamamen bağımsız, suçlayıcı bir yorum
bulmak çok kolay:
Bir ilahi paylaşırsınız
altında konudan tamamen alakasız bir şekilde “siz ülkedeki adaletten bahsedin,
ekonomi battı millet aç aç” diyene de rastlarsınız.
Ayasofya’da ilk defa namaz
kılmaktan mutlu olduğunuzu yazarsınız altında "Elalem uzaya gidiyor, siz
namazla uğraşıyorsunuz!" diyen de çıkar.
Arkadaşlarınızla bir kafede
oturup çay içerken fotoğraf atarsınız; "Dünyada insanlar ölürken siz gezip
tozuyorsunuz!" diye çıkışanlar da olur.
Bir vatandaş bir hocaya
“sakız orucu bozar mı?” diye sorar; “Elalem bilimle uğraşıyor, siz her yıl
sakızla uğraşın!” diye dalga geçenler de olur.
Bu yorumları yapanların
profillerini analiz ettiğimde; bir bölümünün samimi vatandaşlardan oluştuğunu,
büyük bir kısmının ise maksatlı, yönlendirme amaçlı bir tutum içinde olduğunu
müşahede ettim. Bu kesimin bir bölümünü trol hesaplar teşkil ederken, diğer bir
kısmını ise gerçek profiller üzerinden siyasi veya dini düşmanlıkla hareket
edenler oluşturuyor. Bu ön yargılı kitleye hitap etmek güç olsa da samimi
eleştirilerde bulunan vatandaşlarımızın düştüğü iki hatayı ve bunlara yönelik
açıklamalarımı şu şekilde ifade etmek istiyorum:
1) Mantık Hatası
Bu tarz yorum yapanların arka
plandaki sebepleri ne olursa olsun aslında itirazlarında temel bir mantık
hatası bulunmaktadır: Safsata. Mantık eğitimi alanlar veya temel akıl
yürütme kurallarını bilenler bilir ki; geçerli bir çıkarım, öncüller ile sonuç
arasında kopmaz bir bağ gerektirir. Mantık ilminin klasik ve temel
örneklerinden biriyle konuyu açıklamaya çalışayım:
1. Öncül: Bütün insanlar
ölümlüdür.
2. Öncül: Aristo bir
insandır.
Sonuç: O halde Aristo da
ölümlüdür.
Yukarıdaki kıyas, mantıksal
açıdan tam ve doğru bir çıkarımdır.
Ancak öncüller doğru olsa
bile, onlarla ilgisi olmayan bir sonuç cümlesi kurarsanız mantık çöker:
"Bütün insanlar ölümlüdür. Aristo bir insandır. O halde kitap
okumalıyız." Burada "kitap okumalıyız" cümlesi kendi başına
doğru bir tavsiye olabilir, fakat önceki iki cümleden (insan olmak ve ölümlü
olmak) bu sonuç çıkmaz. İşte sosyal medyadaki "Bilim-Sakız"
tartışmalarının temelinde tam olarak bu mantık hatası yatar.
Sıkça karşılaştığımız o
hatalı akıl yürütmeyi mantık formuna dökelim:
1. Öncül: Bilim, toplum için
gereklidir. (Doğru)
2. Öncül: Bilim insanları
bilim üretmelidir. (Doğru)
Hatalı Sonuç: O
halde din görevlileri dinle ilgili sorulara cevap vermesin.
Bu sonuç, mantık ilminde safsata
olarak isimlendirilir. Çünkü bilimin gerekliliği (1. öncül), din görevlisinin
kendi uzmanlık alanındaki faaliyetini (ibadet, fetva, irşad) geçersiz kılmaz.
Birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirmez.
Bu çarpık mantığı
hayatın diğer alanlarına uygularsak ne kadar komik duruma düşeceğimizi
görebiliriz:
"Kanser araştırmaları
çok önemlidir, öyleyse terziler elbise dikmesin."
"Ülkemizin güçlü bir
orduya ihtiyacı var, öyleyse futbolcular sahaya çıkıp top oynamasın."
"Yazılımcılar yapay zeka
geliştiriyor, öyleyse müzisyenler nota yazmasın."
Yani bilimin önemini,
teknolojinin ilerlemesi gerektiğini, adaletin gerekli olduğunu, ekonominin
düzeltilip aç kimsenin kalmaması gerektiğini söylemek haklı birer söylemdir.
Ancak bu söylemleri, kendi işini yapan bir din görevlisine veya inancını
paylaşan bir Müslümana saldırı aracı olarak kullanmak veya “Roket yapamıyoruz,
öyleyse camiye gitmeyi bırakalım.” şeklinde bir sonuca ulaşmak ya art niyet ya
da hafif tabirle Aristo örneğindeki gibi "alakasız sonuç çıkarma"
hatasına düşmektir.
Çünkü eğer uzaya gidilecekse,
bu din görevlisinin susmasıyla veya bir Müslümanın ilahi paylaşmaması ile
değil, bilim insanlarının daha fazla çalışmasıyla gerçekleşir. Sapla samanı
karıştırmak ne bilime hizmet eder ne de toplumsal huzura.
2) Uzmanlardan Yanlış
Beklentiler
Her dini paylaşımın altına
olumsuz yorum yapanlarda tespit edebildiğim ikinci hata yanlış uzmanlardan
yanlış beklentilerdir.
Gelişmiş ülkelerde toplum,
uzmanlardan kendi alanlarında mükemmeliyet bekler. Dünyanın herhangi bir
gelişmiş ülkesinde bilim insanı bilim üretir, din görevlisi ise inanç
esaslarını anlatır. Kimse bu iki alanı birbirinin rakibiymiş gibi yarıştırmaz:
Bir fırtına koptuğunda;
meteorolog fırtınanın nasıl oluştuğunu (basınç farkları, rüzgar hızı)
açıklar. Din ise insana o zor anlarda neden sabretmesi gerektiğini ve
manevi sığınağı anlatır. Meteoroloğa "Neden dua etmiyorsun?", din
görevlisine de "Neden rüzgar hızını ölçmedin?" diye çıkışmak, her iki
disiplinin de doğasını anlamamaktır.
MeselaPapa, Hristiyanlık
üzerine bir vaaz verdiğinde, altına "Sen bilim adına ne yaptın, neden
roket motoru tasarlamadın?" diye yazan birini bulamazsınız. Çünkü onun
görevi bilim üretmek değil, ruhani liderlik yapmaktır.
Ya da bir astrofizikçi kara
delikler hakkında sunum yaptığında, kimse ona "Neden boynuna haç
takmıyorsun?" ya da "Neden dinle ilgili konuşmuyorsun?" diye
sormaz.
Düşünsenize; bir
ayakkabı tamircisi tamir ettiği ayakkabıyla bir fotoğrafını paylaşsa ona
"Ayakkabı karın mı doyurur? Neden fırında ekmek yapmıyorsun?" demek
ne kadar absürtse, bir din görevlisine "Neden uzay gemisi yapmadın?"
diye hesap sormak da o denli mantık dışıdır.
Anlatmaya çalıştığım üzere
bir din görevlisinin her yıl bile sorulsa "Sakız çiğnemek orucu bozar
mı?" sorusuna cevap vermesi, onun mesleki sorumluluğudur. Tıpkı bir
biyoloğun her ay bile sorulsa hücre bölünmesini anlatması ya da bir doktorun soğuk
algınlığı geçiren onlarca hastasına her gün aynı ilacı yazması gibi.
Görülmektedir ki; bizim asıl
sorunumuz uzmanlardan, uzmanlık alanları dışında beklentilere girip eleştiriyi
yanlış adrese yöneltmektir.
Eğer teknolojik ve bilimsel
olarak gerideysek ve bu yüzden birilerinden hesap sorulması gerekiyorsa; bunun
hesabı Müslüman vatandaşa ya da din görevlisine değil; onlarca yıldır bilim
insanı maaşı alan ama vaktini ve enerjisini bilim üretmek yerine tembellik
yaparak, yenilik getirmek yerine kopya kitaplar yazarak, ideolojik kavgalarla
veya siyasetle harcayan kişilere sorulmalıdır.
Eğer tepki verilecekse;
asırlardır üniversitelerimizde diğer ülkelerden daha önce savunma teknolojisi
üretmek, kansere çare bulmak, yapay zekayı keşfetmek yerine; inançlı insanlarla
uğraşan, başörtüsü yasaklarıyla vakit öldüren ve enerjisini toplumun değerleriyle
savaşmaya harcayan "sözde bilim çevrelerine" asıl tepki
gösterilmelidir.
Eğer motor yapamıyoruz diye
birileri sorgulanacaksa; bütçesini bilime ayırmayan siyasetçi/yetkili,
laboratuvarda vakit geçirmek yerine ideolojik kavga veren akademisyen ve AR-GE
yerine kısa yoldan kazanç peşinde koşan iş dünyası sorgulanmalıdır.
Sonuç olarak:
Bilim insanı bilimini
yapacak, hâkim adaletli karar verecek, siyasetçi liyakate dikkat edecek, din
görevlisi dinini anlatacak, ayakkabı tamircisi ayakkabıyı tamir edecek, fırıncı
ekmeğini üretecek. Yani herkes kendi sahasında en iyisi olmaya çalışırsa toplum
ilerler. Yoksa din görevlisini bilim üretmediği için suçlamak veya ilahi
paylaşan bir Müslüman’a saldırmak sadece gerçek sorumluların üzerinden yükü
alıp dikkat dağıtmaya yarar. Bunu bilinçli yapmak ise art niyetli olmak ya da
safsata yapmaktır.
Süleyman ÇAKMAK
14.03.2026